Evet, biz Türküz. Belki de dünyadaki hiçbir devletin sahip olmadığı şanlı bir tarihimiz var. Peki bu tarihi ne kadar biliyoruz? Ne kadar okuyoruz? Bir başkası, bir yabancı ya da bir çocuk bize "bana şunu anlat" dediğinde dudaklarımızdan neler dökülüyor? Iııı mı bilmiyorum mu yoksa hiçbir şey mi?
27 Eylül 2013 Cuma
Tarihimizi ne kadar biliyoruz?
Etiketler:
araştırmak,
atatürk,
dünya savaşı,
fahreddin paşa,
gözlemlemek,
hain,
masum,
okumak,
sultanahmet,
tarih,
tarih bilinci,
türk
Ben yeni yazarınız!
Yazarcıklardan herkese merhaba. Ben yeni yazarınız Enes ŞİMŞEK. Bundan sonra ben de Yazarcıklar'ın blogunda yayınlar paylaşacağım. Fikirlerimizi özgürce ifade etmek ve düşündüklerimizi başka insanlarla paylaşmak için bana ve arkadaşlarıma fırsat veren M.Esat'a çok teşekkür ediyorum ve herkese iyi yayınlar diliyorum.
18 Eylül 2013 Çarşamba
Haftanın Kitabı : Akıl Oyunlarının Gölgesinde
Uzun
bir süredir haftanın kitabı köşesine yazı çıkarmamıştım inşallah bundan sonra
her hafta farklı bir kitapla sizin karşınıza çıkmaya çalışacağım.
Bu
haftaki kitabımız Sherlock Holmes serisindeki 5 kitaptan ilki yani “Akıl Oyunlarının Gölgesinde” aslında Sherlock Holmes bir kitap
karakterinden ziyade bir efsane zira kendi zamanında dönemin Osmanlı Padişahı
2. Abdülhamit’in dahi büyük takdiri kazanmasının yanında bugün bile Sherlock
Holmes adı altında diziler ve filmler çekilmekte.
Akıl Oyunlarının Gölgesinde kitabı ise
Dr. Watson’ın yıllar boyunca Sherlock Holmes ile beraber aydınlattığı
olaylardan bir derleme niteliğinde. Kitapta 12 adet küçük ancak küçük olduğu
kadar da alışılagelmişin dışında hikayeler bulunmakta. Her hikayede kendinizi
Sherlock Holmes ve Dr. Watson ile birlikte dönemin İngiltere’sinde bir olayın
içinde buluyorsunuz. Her hikayede kendinizi biraz daha olayların içinde
buluyorsunuz ayrıca sayfalar ilerledikçe Sherlock Holmes’un büyüleyici dehası
ve pratik çözümleri sizi de etkisi altına alacak. Ancak bu kitapla ilgili en
heyecan verici kısım sürekli sürprizlere açık olmak.
Kısacası
Akıl Oyunlarının Gölgesinde kitap kurtları için bir çerez niteliğinde olması
dışında kendini kitapların dünyasına yeni atan okuyucular için de mükemmel bir
kitap.
FARKLI ADAM:SANATÇI
Gün geçtikçe daha da küreselleşen
dünyamızda ulus ve devletlerin birbirleriyle olan ilişkileri eskisinden daha sıcak,daha güçlü ve daha kompleks bir
hal aldı.Sanayiden,ticarete;spordan,siyasete kadar bir çok alanda
devletler,halklar ve de bireyler
birbirleriyle ezelden gelen rekabetlerinin dozajını zirve noktasına
ulaştırdılar.biz Türkiye Cumhuriyeti olarak da bu yarışın içerisinde kendimize
ön sıralarda bir yer kapabilmek istiyorsak eğer; gelişmiş toplum olabilmenin
gereklerini yerine getirmeli,toplumumuzun her
ferdini tek başına nitelikli,donanımlı bir hale nasıl
getirebileceğimizin yolları üzerine kafa yormalıyız.
Büyük rekabetlerin kazananları
diğerleri ile aralarında fark oluşturabilenlerdir. Fark oluşturabilmenin yolu da
farklı düşünmek,farklı uygulamak ve farklı konuşmaktır.Bu yüzden toplumumuzun
“farklı”insanlarına değer vermeli,onları
el üstünde tutarak olabildiğince kendilerinden istifade edebilmeliyiz.Sanatçılar
,sıradanlıktan uzak düşünce tarzları,olayların görünmeyenini
araştıran;sorgulayan kuşkucu yapıları ve de keskin zekaları ile her millet gibi
bizim milletimizin de çağdaşlaşma serüvenindeki başrol oyuncularıdır.Zira onlar “farklı”
insan modelinin toplumumuzdaki birer somut örneğidirler.Her sanatçı bir fikir
adamıdır aslında.Düşünceleriyle içerisinde bulunduğu topluma yol
gösterir,insanları düşünmeye sevk ederek onları olgunlaştırır. sanatçı o kadar
değerlidir ki ,toplumsal gelişmişlik seviyesini arttırmaya yarayan fark
yaratabilme olgusuna sahip olamamış,sıradan zeka ve eğitim seviyesine sahip
insanlarda farkındalık oluşturur,yani bireylere rehberlik eder,üzerindeki
aydınlığı bütün bir toplumun üzerine yansıtarak bilinçlenmeyi sağlar;böylelikle
bir toplumun kültür,düşünce standardının
yükselmesine yardımcı olur.
Geçmişe bakıldığında
düşünen,sanatı meşgale edinen fikir adamlarına sahip milletlerin diğer
milletlere göre kendilerini nasıl geliştirdikleri görülebilmektedir.Rönesans
öncesi Avrupa toplumu ile Rönesans sonrasındaki yüzyıllarda yaşam süren çağdaş
Avrupa toplumunu karşılaştırmak dahi
sanatın ve sanatçının toplumların ve devletlerin gelişmişliğine ne kadar
katkıda bulunduğunu anlamamız için yeterlidir.Klişeleri yıkan ,yeniliklere açık
ve düşünme becerisine sahip insanlar;orta çağ karanlığından tutup çektikleri
toplumlarını, ileriki asırlarda, sonu dünyada söz sahibi olmakla bitecek bir
zaman yolculuğuna çıkartmışlardır.Onun içindir ki bugün
İngiltere,İtalya,Fransa ve ABD gibi
ülkeler hem ekonomik hem siyasi hem de toplumsal gelişmişlik olarak dünyada
başı çekmektedir.500 yıl önceye dayanan bir yatırım bugün dahi onlar için
meyvelerini vermeye devam etmektedir.
Hal böyle iken zaten toplumumuzda
sınırlı sayıda bulunan sanatçılara ve fikir adamlarına desteğimizi
arttırmalı,bugüne kadar bir yerlerde yetenekleri harcanıyor olmakta olan
sanatçı adaylarına elimizi uzatarak nitelikli insan sayımızı arttırmaya
çalışmalıyız.Aksi takdirde farklılığı ve farkındalığı olmayan bir toplum olacak
ve dünyanın diğer gelişmiş toplumlarından geri kalmaya devam edeceğiz.
17 Eylül 2013 Salı
Uzun Bir Aranın Ardından
Malumunuz uzun bir süre herhangi bir yazı
yayımlayamadık, öncelikle sizden bu konuda özür diliyorum. Her ne kadar biz bir
şeyler paylaşmak yazmak istesek de elimizde olmayan birtakım sebeplerden dolayı
blogumuz da bizimle beraber yaz tatiline girmiş bulundu.
Konumuza dönecek olursak, aslında son zamanlarda
söylenecek çok söz tartışılacak o kadar çok konu var. Ligin başlamasından tutun
da Suriye’ye oradan Mısır’a hatta dünyadaki ekonomik dalgalanmalara kadar.
Ancak ben sizlerle genel olarak “konu dışı” olarak da tabir edilen benim
gözümde ise en az bugün haber bültenlerinde ilk sıraları süsleyen politik
haberler kadar önem arz eden konulardan birini sizlerle paylaşacağım.
Aslında konumuz teknoloji. Bu konunun o kadar da
gözlerden uzak olmadığını düşünebilirsiniz, zira ne zaman yeni bir iphone çıksa
bundan bütün dünyanın haberi oluyor. Ancak benim burada bahsetmek istediğim
teknoloji, sahip olduğumuz teknoloji, satın aldığımız teknoloji değil. Belki
farkında bile değiliz ama teknolojiye harcadığımız parayı belki de temel
ihtiyaçlarımızda harcamıyoruz. Son yapılan araştırmada Avrupa’da genç olarak
nitelendirilen grubun %90’ının cep telefonu sahibi olduğu. Çok uzağa gitmeye
gerek yok 2. Dünya Savaşı sırasındaki gizli iletişim bilgilerini kırmak için
kullanılan bilgisayarlar bugün evrende yıldız avcılığından benim bu yazıyı
yazabilmeme kadar binlerce farklı alanda kullanılıyor.
Teknolojinin büyük bir hızla ilerlediği bir
gerçek, peki biz bu teknolojiye ayak uydurabiliyor muyuz? Lütfen beni yanlış
anlamayın ama teknolojiye ayak uydurmaktan kastım ellerinizdeki akıllı telefonlar değil.
Teknolojiye ayak uydurmaktan kastım Türkiye’deki okulların sahip olduğu teknoloji ya da bu
bilim ve teknoloji devrinde üniversitelerimizin bize nasıl teknolojiler
kazandırdığıdır. Biz herhangi bir ilimizin herhangi bir ilçesindeki herhangi
bir okuluna şu an dünyanın sahip olduğu teknolojiyi götüremiyorsak işte o zaman
biz teknolojiyi üretmiyor sadece satın alıyoruz demektir.
Teknolojinin ne kadar büyük bir pazara sahip
olduğunu da hemen küçük bir örnekle açıklayalım Dünya üzerinde değer bakımında
en değerli ilk 3 şirket tamamen teknoloji üzerine kurulmuş durumda. Ancak
Türkiye’ye baktığımız zaman teknolojik alet vb. cihazlar ithalatımızın %32’lik
kısmını oluşturmakta.
Peki, bizim eksiğimiz nerede diye soracak
olursanız. Öncellikle bizim eksiğimiz bunları başaracağımıza dair inancımızın
olmaması. İnsan ne zaman inanmaya başlar işte o zaman hayaller gerçek olur.
Eğer biz başaracağımıza bütün kalbimizle bunun yanında da hal ve hareketlerimle de inanırsak,
başarı için savaşırsak, ülkemizi Dünya’da sadece belli konularda değil her
konuda ileriye taşıyacağımıza inanırsak. Üstümüzde bulunan ülkeleri ya da
kurumları birer engel değil birer basamak olarak görürsek işte o zaman gerçek
manada kendimize güvenmiş oluruz, kendimize güvendiğimiz zaman doğru emekler ve
çabalar ile başarı kaçınılmaz olacaktır.
Az önceki yazım uzun zaman sonra yazdığım ilk
yazı idi. Biraz paslanmış olabilirim. Haddimi de aşmış olabilirim. Ama ne
söylediysem bu güzel ülkemin iyiliği için söyledim, biliyorum bu yazılarımın
bir kıymeti yok ama bir yerlerden başlamak gerek. Ee ne diyelim sürç-ü lisan
ettiysek affola.
19 Mayıs 2013 Pazar
Ufak bir zaman yolculuğu...
Şu aralar Türkiye'nin gündeminde o kadar çok şey var
ki insan hangisini seçeceğini şaşırıyor. Son yılların en büyük dramı Suriye mi
dersin, altı üstü bir futbol maçı için adam bıçaklayıp Pascal Nouma'ya özenenler
mi dersin, yoksa Reyhanlı mı?. Gerçekten hepsi de birbirinden önemli ve kritik
konular fakat şimdilik sizden ricam hepsini bir kenara bırakmanız.
Sadece birkaç dakikalığına da olsa ufak bir zaman yolculuğuna çıkalım ve
nerelerden geldiğimizi hatırlayalım.
Sizce
Türk insanının tarihteki hem başarılarının hem de başarısızlıklarının en büyük
sebebi nedir? Cevap şahsi kanımca tutku. Fakat bu tutkuyu biraz açmak isterim
zira burada bahsettiğim tutku, bir idealin, bir amacın uğruna ölümüne
savaşmaktır. İşte bu kısa zaman yolculuğumuzda geçmişten şimdiye hatta biraz da
geleceğe gideceğimiz zaman makinesinin anahtarıydı bu duygular.
Sizi
ilk önce MÖ 200'lere götürmek istiyorum. Evet doğru tahmin, Asya Hun İmparatorluğu'na.
İyi de Asya Hun'ların konumuzla ne alakası var demeyin, zira Hun'lar inandıkları
gök tanrı uğruna göğün altında bulunan her karış toprak için canlarını ortaya
koydular. Türk'lerin yüzyıllardır benimsediği cihat geninin temellerini
attılar.
Şimdi
ise takvimlerimiz sadece birkaç yüzyıl ilerlerken Orta Asya bozkırlarına şimdilik
veda ediyoruz. Yeni durağımız Avrupa ve ev sahibimiz ise tanrının kılıcını
kuşanmış bize doğru bakan Attila. Avrupa Hunlar ise yine kendi idealleri için
taa Orta Asya bozkırlarından kalkıp Avrupa'nın altını üstüne getirmişlerdir. Attila'dan
aldığım havadislere göre de bu akın sonucunda Vizigotlardan, Vandallara kadar
herkes pılısını pırtısını toplayıp gitmiş. Gitmeden önce de Papa ile olan
anılarını ve Vatikan hatıralarını gösteriyor bize Attila.
Aslında
şimdiye kadar sadece birkaç devlet görmüş olsak dahi bu Eski akrabalarımız bize
değeri hiçbir para birimiyle ifade edilemeyecek kadar büyük bir hediye vermiş
oldu. Evet belki şu an Türkiye'deki insanların çok az bir kısmı
"cidden" eski Türklerle akrabadır fakat asıl önemli olan zihniyettir.
Anlaşılan
yolculuk uzun sürecek onun için biraz hızlanalım. Takvimlerimiz şimdi ise 751'i
gösteriyor. Yer Kırgızistan, Talas. Aslında burada ufak bir mola vermemizin
sebebi burada birazdan gerçekleşecek olan savaşın Türk'ler için bir dönüm
noktası olmasıdır. Türk'ler bu savaş ve bir dizi diğer faktör sonucunda
azımsanamayacak bir çoğunlukla İslamiyet'i kabul etti. İslamiyet Türk lügatına
çok önemli bir kavram getirdi: "Cihat" Cihat aslında Türk'lerin
yabancı olmadığı bir kavram. Tam tersine Türklerdeki bütün Dünya'ya yayılma
anlayışının üzerine katmer olmuştu.
Tahmin
ettiğimden uzun sürdü farkındayım ama asıl eğlenceli kısım yeni başlıyor.
Takvimler yapraklarını birbirini izlerken 1071 yılına geldik bile bu tarihin
anlam ve önemini sizlere anlatma zahmetine girmeyeceğim bile fakat isterseniz
Alparslan iki kelam edelim. Alparslan'la konuştuğumuzda bize ne Gazneli'lerden
bahsetti ne de Bizans'tan tek düşündüğü İslamiyet ve birazdan vakti girecek
olan akşam namazı. Ona durumumuzu anlattığımızda ilk başta hiddetle yerinden
fırladı. Az daha bizi dövecekti bu kuvvetli sultan fakat bir an düşündü. En
sonunda bize bir kutu verdi. Fakat kutuyu en son açacağımız yönünde bir de
yemin istedi. En sonunda Alparslan'la da vedalaşıp yolculuğumuza devam ettik.
Takvimlerimiz
şimdi 1300'leri gösteriyor. Artık Anadolu'dayız hepimiz bir dairenin etrafında
oturmuş Şeyh Edebali'yi dinliyoruz. Ona da utana sıkıla vaziyetimizi anlattık.
İlk başta kaşlarını çatar gibi oldu ama sonra ağzından hepimizin tüylerini
diken diken eden ve önceden de duyduğumuz o cümleler çıktı: Sabırsız
olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. “Sabır kara
bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.”
İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir.
Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın:
“Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”
Bu sözler üzerine buradan da gerekli dersi aldığımızı düşünüp bindik yine
makinemize
Geleceğimiz
yere vardığımızda bizi kulağımızı patlatacak kılıç şakırtılarını duyunca tarihi
yanlış hesapladığımı fark ettim fakat iyi ki de yanlış hesaplamışım İstanbul'un
fethinden sonrasına gideceğimize İstanbul'u almak için verilen son saldırıda
bulduk kendimizi fakat bir yandan kılıç şakırtıları, bir yandan Şahi topunun
arada çıkıp kulak sağır edici sesi, hepsinin üstüne bir de mehter marşı bizi
bizden aldı. Burada biraz daha kalırsak gaza gelip savaşa gireceğimizi fark
ettiğimiz için kendimizi hemen fethin sonrasına ışınladık.
Bu
sefer doğru tarihteydik. Fakat şimdi de yeni çeriler bizi Avrupalı zannedip
içeri almadılar. Aslında haklılarda üstümüze baktığımızda bizi Türk olarak
gösterecek tek şey ten rengiydi. Onu da Allahtan solaryumda kaybetmemiştik.
Neyse ki imdadımıza Akşemsettin yetişti. Bir insan bu kadar mı nur yüzlü
olabilir mi? Bize sizi hatırladım diyince ona hayretle baktığımızda durumu fark
edip bir de üstüne "Şeyh Edebali haber verdi." demesin mi? Ağzımız
bir karış açık bir vaziyette Sultanın karşısına çıktık. Bizi (Allah razı olsun)
layıkıyla ağırladı. Hikayemizi ve şimdiki yaşananları utana sıkıla anlattığımızda yüzündeki
hiddet bizim için sürpriz olmamıştı fakat hayal kırıklığı… İşte yüzündeki o
hayal kırıklığı bizi yerin bir kat daha dibine sokmuştu. Neyse ki akıl edip de
Türkiye'de son yıllarda olan iyi şeyleri anlattığımızda gözlerinin içi gülmeye
başlamıştı. Fakat bize durmamız gerektiğini söyledi gerekirse "küheylanlar"
gibi çatlayacaktık ama durmayacaktık. Türk'ü ve İslamiyet'i Afrika'nın en ücra
köşelerinde bile anlatmalıydık. Bir yandan söylediklerini düşünürken bir yandan
da bunları nereden hatırladığımızı konuşuyorduk.
Uzun
sürdü farkındayım ama ne yapayım, Türk tarihi zaman makinesiyle dahi hemen
bitmiyor. Şimdi ise yeniden Topkapı Sarayındayız. Kapıda bizi Ebū s-Su'ūd
efendi karşılıyor. Akşemsettin'in bizi övdüğünü duyduğumuzda ise sevincimize
diyecek yoktu. Sultan'ın karşısına geçtiğimizde o kadar etkilenmiştik ki gık
dahi diyemiyorduk. Tam "Hürrem Sultan nerde?" diye bir soru soracaktım ki, has
odanın set, Koskoca Kanuni'nin Halit Ergenç, ve bulunduğumuz tarihinde 2013
olmadığını fark etmemle kellemi de kurtarmış oldum. Kanuni'den Mohaç
hatıralarını dinlerken kendimizden geçmiştik. İçinde bulunduğumuz durumu
Kanuni'ye anlattığımızda ise ilk defa şaşırmamış ya da kızmamış bir sultan
görmüştük. Bize sadece bir kutu vermekle yetindi Kanuni, fakat hepimizi de
alınlarımızdan öpmeyi ihmal etmedi.
Şimdi
ise Takvimler 1932'leri gösteriyor. Yer Dolmabahçe Sarayı. Atatürk'ün yanına gittiğimizde bir arkadaş
az kalsın boyunu soracaktı ki zor susturduk. Bize uzun uzun baktı Reis-i
Cumhur. En sonunda ise demokrasi yolundan ayrılmadan o yolun kenarlarını maddi-manevi
her türlü değerimizle süslememiz gerektiğini söyledi. Bir devlet başkanından da
ancak böylesine bir tavsiye beklenirdi. Kendisine teşekkür ettikten sonra eve
doğru yola koyulduk…
Eve
geldiğimizde hepimiz peki gelecekte nasıl olacağız diye düşünmeye başlamıştık makineyi
çalıştırdığımızda ise makine bizden geleceği hesaplayabilmek için birkaç küçük
eşya istedi. O an bizde Kanuni'nin ve Alparslan verdiği kutuları hatırladık.
İkisini de açtığımızda benzer şeyler gördük. Alparslan kutunun içine bayrağı,
Kanuni ise Kuran-ı Kerim koymuştu. Şeyh Edebali'nin nasihatini de ekleyip
ilgili bölmeye koyduk. Takvimleri de 29 Ekim 2023 olarak ayarlayıp bastık
düğmeye, ilk başta makineden inmeye cesaret edemedik ama okunan dışarıdan bir yerlerden gelen ezan bizi
şevklendirdi. Makineden adımımızı attığımızda ise Kanal İstanbul'un gerçekleştirildiğini
ve ortada kalan İstanbul'un ise tam anlamıyla Manhattan'ın üst versiyonu
olduğunu aynı zamanda Atatürk'ün de dediği gibi her türlü maddi-manevi değerini koruyan bir İstanbul gördüğümüz zaman ise göz yaşlarımıza hakim olamadık…
Aslında yazıma süslü püslü bir de final paragrafı düşünüyordum fakat madem bu kadar atalarımızdan konuştuk finali de onların sözleriyle yapalım. Ee ne diyelim anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...
Aslında yazıma süslü püslü bir de final paragrafı düşünüyordum fakat madem bu kadar atalarımızdan konuştuk finali de onların sözleriyle yapalım. Ee ne diyelim anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...
18 Mayıs 2013 Cumartesi
Tavsiyeden Öte Olmasin...
Farkında değiliz belki ama çevremizdekilerin hayatında her
geçen gün bir öncekinden daha fazla etkiliyiz.Gelişen teknoloji beraberinde
sosyal paylaşım platformlarını getirirken hemen herkes hakkında yorum ve
yargılama yapmak daha bir kolay oldu toplumumuzda .Kimi zaman eleştirilerde
kimi zaman övgülerde sınırları bir hayli zorluyoruz,haddimiz olmadan insanların
profillerini çizip ellerine vermekle kalmıyor bir de onlara kanıksatmaya
çalışıyoruz.
Gerek bire bir iletişimde gerekse
kitlesel iletişimde insanların kişiliklerine doğrudan veya dolaylı olarak,bilerek
veya bilmeyerek zararlar verebiliyoruz maalesef.Yorumlarımızda ve tavsiyelerimizde ilerilere gidip insanlara”sen busun””şunu yaparsın”şunda
iyisin””bunu bir daha asla deneme bile””başarısızsın”gibi etiketleri yapıştırıp gerisini düşünmeden hayatımıza
devam ediyoruz.Halbuki bilmiyoruz ki dış müdahaleler ile sınırları belirlenen
bir birey,sınırlarının kontrolünü kaybettiğini düşündüğü andan itibaren öz güven eksikliği yaşar, ki bu da beraberinde kendi ilgi ve
becerilerini tanıyamama ve en sonunda da başarısızlıkları getirir.Sorumsuzca
insanlara yakıştırdığımız sıfatların getirdiği olumsuzluklar sonucu ,egosuna
zarar verdiğimiz kişi bize karşı tutumunu negatif sergiler.Sonuçta da tanıdığımız insanlarla
olan yakın ilişkilerimiz zarar görebilirken hiç tanımadığımız insanlara büyük
kötülükler de yapabiliriz.
Bunun için bize tanınan ifade
özgürlüğünü gerek medya üzerinden gerekse ikili ilişkilerde fazla aşmadan
yaşamalı,insanlara tavsiye verirken,olumlu veya olumsuz eleştirilerde
bulunurken onların duygu düşünce ve çekincelerini de dikkate almalıyız.Çünkü bir insanı haddimiz
olmadan bir kalıp çerçevesine oturtmaya çalışmak ona yapabileceğimiz en büyük
kötülüklerden biri olabilir.Biz farkında olsak da olmasak da…
Selim TURAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

