19 Mayıs 2013 Pazar

Ufak bir zaman yolculuğu...



             Şu aralar Türkiye'nin gündeminde o kadar çok şey var ki insan hangisini seçeceğini şaşırıyor. Son yılların en büyük dramı Suriye mi dersin, altı üstü bir futbol maçı için adam bıçaklayıp Pascal Nouma'ya özenenler mi dersin, yoksa Reyhanlı mı?. Gerçekten hepsi de birbirinden önemli ve kritik konular fakat şimdilik sizden ricam hepsini bir kenara bırakmanız. Sadece birkaç dakikalığına da olsa ufak bir zaman yolculuğuna çıkalım ve nerelerden geldiğimizi hatırlayalım.
            Sizce Türk insanının tarihteki hem başarılarının hem de başarısızlıklarının en büyük sebebi nedir? Cevap şahsi kanımca tutku. Fakat bu tutkuyu biraz açmak isterim zira burada bahsettiğim tutku, bir idealin, bir amacın uğruna ölümüne savaşmaktır. İşte bu kısa zaman yolculuğumuzda geçmişten şimdiye hatta biraz da geleceğe gideceğimiz zaman makinesinin anahtarıydı bu duygular.
            Sizi ilk önce MÖ 200'lere götürmek istiyorum. Evet doğru tahmin, Asya Hun İmparatorluğu'na. İyi de Asya Hun'ların konumuzla ne alakası var demeyin, zira Hun'lar inandıkları gök tanrı uğruna göğün altında bulunan her karış toprak için canlarını ortaya koydular. Türk'lerin yüzyıllardır benimsediği cihat geninin temellerini attılar.
            Şimdi ise takvimlerimiz sadece birkaç yüzyıl ilerlerken Orta Asya bozkırlarına şimdilik veda ediyoruz. Yeni durağımız Avrupa ve ev sahibimiz ise tanrının kılıcını kuşanmış bize doğru bakan Attila. Avrupa Hunlar ise yine kendi idealleri için taa Orta Asya bozkırlarından kalkıp Avrupa'nın altını üstüne getirmişlerdir. Attila'dan aldığım havadislere göre de bu akın sonucunda Vizigotlardan, Vandallara kadar herkes pılısını pırtısını toplayıp gitmiş. Gitmeden önce de Papa ile olan anılarını ve Vatikan hatıralarını gösteriyor bize Attila.
            Aslında şimdiye kadar sadece birkaç devlet görmüş olsak dahi bu Eski akrabalarımız bize değeri hiçbir para birimiyle ifade edilemeyecek kadar büyük bir hediye vermiş oldu. Evet belki şu an Türkiye'deki insanların çok az bir kısmı "cidden" eski Türklerle akrabadır fakat asıl önemli olan zihniyettir.
            Anlaşılan yolculuk uzun sürecek onun için biraz hızlanalım. Takvimlerimiz şimdi ise 751'i gösteriyor. Yer Kırgızistan, Talas. Aslında burada ufak bir mola vermemizin sebebi burada birazdan gerçekleşecek olan savaşın Türk'ler için bir dönüm noktası olmasıdır. Türk'ler bu savaş ve bir dizi diğer faktör sonucunda azımsanamayacak bir çoğunlukla İslamiyet'i kabul etti. İslamiyet Türk lügatına çok önemli bir kavram getirdi: "Cihat" Cihat aslında Türk'lerin yabancı olmadığı bir kavram. Tam tersine Türklerdeki bütün Dünya'ya yayılma anlayışının üzerine katmer olmuştu.
            Tahmin ettiğimden uzun sürdü farkındayım ama asıl eğlenceli kısım yeni başlıyor. Takvimler yapraklarını birbirini izlerken 1071 yılına geldik bile bu tarihin anlam ve önemini sizlere anlatma zahmetine girmeyeceğim bile fakat isterseniz Alparslan iki kelam edelim. Alparslan'la konuştuğumuzda bize ne Gazneli'lerden bahsetti ne de Bizans'tan tek düşündüğü İslamiyet ve birazdan vakti girecek olan akşam namazı. Ona durumumuzu anlattığımızda ilk başta hiddetle yerinden fırladı. Az daha bizi dövecekti bu kuvvetli sultan fakat bir an düşündü. En sonunda bize bir kutu verdi. Fakat kutuyu en son açacağımız yönünde bir de yemin istedi. En sonunda Alparslan'la da vedalaşıp yolculuğumuza devam ettik.
            Takvimlerimiz şimdi 1300'leri gösteriyor. Artık Anadolu'dayız hepimiz bir dairenin etrafında oturmuş Şeyh Edebali'yi dinliyoruz. Ona da utana sıkıla vaziyetimizi anlattık. İlk başta kaşlarını çatar gibi oldu ama sonra ağzından hepimizin tüylerini diken diken eden ve önceden de duyduğumuz o cümleler çıktı:   Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. “Sabır kara bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.” İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir. Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın: “Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.” Bu sözler üzerine buradan da gerekli dersi aldığımızı düşünüp bindik yine makinemize
            Geleceğimiz yere vardığımızda bizi kulağımızı patlatacak kılıç şakırtılarını duyunca tarihi yanlış hesapladığımı fark ettim fakat iyi ki de yanlış hesaplamışım İstanbul'un fethinden sonrasına gideceğimize İstanbul'u almak için verilen son saldırıda bulduk kendimizi fakat bir yandan kılıç şakırtıları, bir yandan Şahi topunun arada çıkıp kulak sağır edici sesi, hepsinin üstüne bir de mehter marşı bizi bizden aldı. Burada biraz daha kalırsak gaza gelip savaşa gireceğimizi fark ettiğimiz için kendimizi hemen fethin sonrasına ışınladık.
            Bu sefer doğru tarihteydik. Fakat şimdi de yeni çeriler bizi Avrupalı zannedip içeri almadılar. Aslında haklılarda üstümüze baktığımızda bizi Türk olarak gösterecek tek şey ten rengiydi. Onu da Allahtan solaryumda kaybetmemiştik. Neyse ki imdadımıza Akşemsettin yetişti. Bir insan bu kadar mı nur yüzlü olabilir mi? Bize sizi hatırladım diyince ona hayretle baktığımızda durumu fark edip bir de üstüne "Şeyh Edebali haber verdi." demesin mi? Ağzımız bir karış açık bir vaziyette Sultanın karşısına çıktık. Bizi (Allah razı olsun) layıkıyla ağırladı. Hikayemizi ve şimdiki yaşananları utana sıkıla anlattığımızda yüzündeki hiddet bizim için sürpriz olmamıştı fakat hayal kırıklığı… İşte yüzündeki o hayal kırıklığı bizi yerin bir kat daha dibine sokmuştu. Neyse ki akıl edip de Türkiye'de son yıllarda olan iyi şeyleri anlattığımızda gözlerinin içi gülmeye başlamıştı. Fakat bize durmamız gerektiğini söyledi gerekirse "küheylanlar" gibi çatlayacaktık ama durmayacaktık. Türk'ü ve İslamiyet'i Afrika'nın en ücra köşelerinde bile anlatmalıydık. Bir yandan söylediklerini düşünürken bir yandan da bunları nereden hatırladığımızı konuşuyorduk.
            Uzun sürdü farkındayım ama ne yapayım, Türk tarihi zaman makinesiyle dahi hemen bitmiyor. Şimdi ise yeniden Topkapı Sarayındayız. Kapıda bizi Ebū s-Su'ūd efendi karşılıyor. Akşemsettin'in bizi övdüğünü duyduğumuzda ise sevincimize diyecek yoktu. Sultan'ın karşısına geçtiğimizde o kadar etkilenmiştik ki gık dahi diyemiyorduk. Tam "Hürrem Sultan nerde?" diye bir soru soracaktım ki, has odanın set, Koskoca Kanuni'nin Halit Ergenç, ve bulunduğumuz tarihinde 2013 olmadığını fark etmemle kellemi de kurtarmış oldum. Kanuni'den Mohaç hatıralarını dinlerken kendimizden geçmiştik. İçinde bulunduğumuz durumu Kanuni'ye anlattığımızda ise ilk defa şaşırmamış ya da kızmamış bir sultan görmüştük. Bize sadece bir kutu vermekle yetindi Kanuni, fakat hepimizi de alınlarımızdan öpmeyi ihmal etmedi.
            Şimdi ise Takvimler 1932'leri gösteriyor. Yer Dolmabahçe Sarayı. Atatürk'ün yanına gittiğimizde bir arkadaş az kalsın boyunu soracaktı ki zor susturduk. Bize uzun uzun baktı Reis-i Cumhur. En sonunda ise demokrasi yolundan ayrılmadan o yolun kenarlarını maddi-manevi her türlü değerimizle süslememiz gerektiğini söyledi. Bir devlet başkanından da ancak böylesine bir tavsiye beklenirdi. Kendisine teşekkür ettikten sonra eve doğru yola koyulduk…
            Eve geldiğimizde hepimiz peki gelecekte nasıl olacağız diye düşünmeye başlamıştık makineyi çalıştırdığımızda ise makine bizden geleceği hesaplayabilmek için birkaç küçük eşya istedi. O an bizde Kanuni'nin ve Alparslan verdiği kutuları hatırladık. İkisini de açtığımızda benzer şeyler gördük. Alparslan kutunun içine bayrağı, Kanuni ise Kuran-ı Kerim koymuştu. Şeyh Edebali'nin nasihatini de ekleyip ilgili bölmeye koyduk. Takvimleri de 29 Ekim 2023 olarak ayarlayıp bastık düğmeye, ilk başta makineden inmeye cesaret edemedik ama okunan dışarıdan bir yerlerden gelen ezan bizi şevklendirdi. Makineden adımımızı attığımızda ise Kanal İstanbul'un gerçekleştirildiğini ve ortada kalan İstanbul'un ise tam anlamıyla Manhattan'ın üst versiyonu olduğunu aynı zamanda Atatürk'ün de dediği gibi her türlü maddi-manevi değerini koruyan bir İstanbul gördüğümüz zaman ise göz yaşlarımıza hakim olamadık…
          Aslında yazıma süslü püslü bir de final paragrafı düşünüyordum fakat madem bu kadar atalarımızdan konuştuk finali de onların sözleriyle yapalım. Ee ne diyelim anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...

           

Hiç yorum yok: