Şu aralar Türkiye'nin gündeminde o kadar çok şey var
ki insan hangisini seçeceğini şaşırıyor. Son yılların en büyük dramı Suriye mi
dersin, altı üstü bir futbol maçı için adam bıçaklayıp Pascal Nouma'ya özenenler
mi dersin, yoksa Reyhanlı mı?. Gerçekten hepsi de birbirinden önemli ve kritik
konular fakat şimdilik sizden ricam hepsini bir kenara bırakmanız.
Sadece birkaç dakikalığına da olsa ufak bir zaman yolculuğuna çıkalım ve
nerelerden geldiğimizi hatırlayalım.
Sizce
Türk insanının tarihteki hem başarılarının hem de başarısızlıklarının en büyük
sebebi nedir? Cevap şahsi kanımca tutku. Fakat bu tutkuyu biraz açmak isterim
zira burada bahsettiğim tutku, bir idealin, bir amacın uğruna ölümüne
savaşmaktır. İşte bu kısa zaman yolculuğumuzda geçmişten şimdiye hatta biraz da
geleceğe gideceğimiz zaman makinesinin anahtarıydı bu duygular.
Sizi
ilk önce MÖ 200'lere götürmek istiyorum. Evet doğru tahmin, Asya Hun İmparatorluğu'na.
İyi de Asya Hun'ların konumuzla ne alakası var demeyin, zira Hun'lar inandıkları
gök tanrı uğruna göğün altında bulunan her karış toprak için canlarını ortaya
koydular. Türk'lerin yüzyıllardır benimsediği cihat geninin temellerini
attılar.
Şimdi
ise takvimlerimiz sadece birkaç yüzyıl ilerlerken Orta Asya bozkırlarına şimdilik
veda ediyoruz. Yeni durağımız Avrupa ve ev sahibimiz ise tanrının kılıcını
kuşanmış bize doğru bakan Attila. Avrupa Hunlar ise yine kendi idealleri için
taa Orta Asya bozkırlarından kalkıp Avrupa'nın altını üstüne getirmişlerdir. Attila'dan
aldığım havadislere göre de bu akın sonucunda Vizigotlardan, Vandallara kadar
herkes pılısını pırtısını toplayıp gitmiş. Gitmeden önce de Papa ile olan
anılarını ve Vatikan hatıralarını gösteriyor bize Attila.
Aslında
şimdiye kadar sadece birkaç devlet görmüş olsak dahi bu Eski akrabalarımız bize
değeri hiçbir para birimiyle ifade edilemeyecek kadar büyük bir hediye vermiş
oldu. Evet belki şu an Türkiye'deki insanların çok az bir kısmı
"cidden" eski Türklerle akrabadır fakat asıl önemli olan zihniyettir.
Anlaşılan
yolculuk uzun sürecek onun için biraz hızlanalım. Takvimlerimiz şimdi ise 751'i
gösteriyor. Yer Kırgızistan, Talas. Aslında burada ufak bir mola vermemizin
sebebi burada birazdan gerçekleşecek olan savaşın Türk'ler için bir dönüm
noktası olmasıdır. Türk'ler bu savaş ve bir dizi diğer faktör sonucunda
azımsanamayacak bir çoğunlukla İslamiyet'i kabul etti. İslamiyet Türk lügatına
çok önemli bir kavram getirdi: "Cihat" Cihat aslında Türk'lerin
yabancı olmadığı bir kavram. Tam tersine Türklerdeki bütün Dünya'ya yayılma
anlayışının üzerine katmer olmuştu.
Tahmin
ettiğimden uzun sürdü farkındayım ama asıl eğlenceli kısım yeni başlıyor.
Takvimler yapraklarını birbirini izlerken 1071 yılına geldik bile bu tarihin
anlam ve önemini sizlere anlatma zahmetine girmeyeceğim bile fakat isterseniz
Alparslan iki kelam edelim. Alparslan'la konuştuğumuzda bize ne Gazneli'lerden
bahsetti ne de Bizans'tan tek düşündüğü İslamiyet ve birazdan vakti girecek
olan akşam namazı. Ona durumumuzu anlattığımızda ilk başta hiddetle yerinden
fırladı. Az daha bizi dövecekti bu kuvvetli sultan fakat bir an düşündü. En
sonunda bize bir kutu verdi. Fakat kutuyu en son açacağımız yönünde bir de
yemin istedi. En sonunda Alparslan'la da vedalaşıp yolculuğumuza devam ettik.
Takvimlerimiz
şimdi 1300'leri gösteriyor. Artık Anadolu'dayız hepimiz bir dairenin etrafında
oturmuş Şeyh Edebali'yi dinliyoruz. Ona da utana sıkıla vaziyetimizi anlattık.
İlk başta kaşlarını çatar gibi oldu ama sonra ağzından hepimizin tüylerini
diken diken eden ve önceden de duyduğumuz o cümleler çıktı: Sabırsız
olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı’na sabırsız ulaşılmaz. “Sabır kara
bir dikeni yutmak, diken içini parçalayıp geçerken de hiç ses çıkarmamaktadır.”
İnsan ocaklar gibi yanmalı, yanmalı da kimselere gamını ilan etmemelidir.
Gözünü ötelere dikesin oğul, hesabını idealine göre yapasın. Şunu da asla unutmayasın:
“Her şeyin vakti tayin edilmiştir. Vaktinden önce öten horozun başı kesilir.”
Bu sözler üzerine buradan da gerekli dersi aldığımızı düşünüp bindik yine
makinemize
Geleceğimiz
yere vardığımızda bizi kulağımızı patlatacak kılıç şakırtılarını duyunca tarihi
yanlış hesapladığımı fark ettim fakat iyi ki de yanlış hesaplamışım İstanbul'un
fethinden sonrasına gideceğimize İstanbul'u almak için verilen son saldırıda
bulduk kendimizi fakat bir yandan kılıç şakırtıları, bir yandan Şahi topunun
arada çıkıp kulak sağır edici sesi, hepsinin üstüne bir de mehter marşı bizi
bizden aldı. Burada biraz daha kalırsak gaza gelip savaşa gireceğimizi fark
ettiğimiz için kendimizi hemen fethin sonrasına ışınladık.
Bu
sefer doğru tarihteydik. Fakat şimdi de yeni çeriler bizi Avrupalı zannedip
içeri almadılar. Aslında haklılarda üstümüze baktığımızda bizi Türk olarak
gösterecek tek şey ten rengiydi. Onu da Allahtan solaryumda kaybetmemiştik.
Neyse ki imdadımıza Akşemsettin yetişti. Bir insan bu kadar mı nur yüzlü
olabilir mi? Bize sizi hatırladım diyince ona hayretle baktığımızda durumu fark
edip bir de üstüne "Şeyh Edebali haber verdi." demesin mi? Ağzımız
bir karış açık bir vaziyette Sultanın karşısına çıktık. Bizi (Allah razı olsun)
layıkıyla ağırladı. Hikayemizi ve şimdiki yaşananları utana sıkıla anlattığımızda yüzündeki
hiddet bizim için sürpriz olmamıştı fakat hayal kırıklığı… İşte yüzündeki o
hayal kırıklığı bizi yerin bir kat daha dibine sokmuştu. Neyse ki akıl edip de
Türkiye'de son yıllarda olan iyi şeyleri anlattığımızda gözlerinin içi gülmeye
başlamıştı. Fakat bize durmamız gerektiğini söyledi gerekirse "küheylanlar"
gibi çatlayacaktık ama durmayacaktık. Türk'ü ve İslamiyet'i Afrika'nın en ücra
köşelerinde bile anlatmalıydık. Bir yandan söylediklerini düşünürken bir yandan
da bunları nereden hatırladığımızı konuşuyorduk.
Uzun
sürdü farkındayım ama ne yapayım, Türk tarihi zaman makinesiyle dahi hemen
bitmiyor. Şimdi ise yeniden Topkapı Sarayındayız. Kapıda bizi Ebū s-Su'ūd
efendi karşılıyor. Akşemsettin'in bizi övdüğünü duyduğumuzda ise sevincimize
diyecek yoktu. Sultan'ın karşısına geçtiğimizde o kadar etkilenmiştik ki gık
dahi diyemiyorduk. Tam "Hürrem Sultan nerde?" diye bir soru soracaktım ki, has
odanın set, Koskoca Kanuni'nin Halit Ergenç, ve bulunduğumuz tarihinde 2013
olmadığını fark etmemle kellemi de kurtarmış oldum. Kanuni'den Mohaç
hatıralarını dinlerken kendimizden geçmiştik. İçinde bulunduğumuz durumu
Kanuni'ye anlattığımızda ise ilk defa şaşırmamış ya da kızmamış bir sultan
görmüştük. Bize sadece bir kutu vermekle yetindi Kanuni, fakat hepimizi de
alınlarımızdan öpmeyi ihmal etmedi.
Şimdi
ise Takvimler 1932'leri gösteriyor. Yer Dolmabahçe Sarayı. Atatürk'ün yanına gittiğimizde bir arkadaş
az kalsın boyunu soracaktı ki zor susturduk. Bize uzun uzun baktı Reis-i
Cumhur. En sonunda ise demokrasi yolundan ayrılmadan o yolun kenarlarını maddi-manevi
her türlü değerimizle süslememiz gerektiğini söyledi. Bir devlet başkanından da
ancak böylesine bir tavsiye beklenirdi. Kendisine teşekkür ettikten sonra eve
doğru yola koyulduk…
Eve
geldiğimizde hepimiz peki gelecekte nasıl olacağız diye düşünmeye başlamıştık makineyi
çalıştırdığımızda ise makine bizden geleceği hesaplayabilmek için birkaç küçük
eşya istedi. O an bizde Kanuni'nin ve Alparslan verdiği kutuları hatırladık.
İkisini de açtığımızda benzer şeyler gördük. Alparslan kutunun içine bayrağı,
Kanuni ise Kuran-ı Kerim koymuştu. Şeyh Edebali'nin nasihatini de ekleyip
ilgili bölmeye koyduk. Takvimleri de 29 Ekim 2023 olarak ayarlayıp bastık
düğmeye, ilk başta makineden inmeye cesaret edemedik ama okunan dışarıdan bir yerlerden gelen ezan bizi
şevklendirdi. Makineden adımımızı attığımızda ise Kanal İstanbul'un gerçekleştirildiğini
ve ortada kalan İstanbul'un ise tam anlamıyla Manhattan'ın üst versiyonu
olduğunu aynı zamanda Atatürk'ün de dediği gibi her türlü maddi-manevi değerini koruyan bir İstanbul gördüğümüz zaman ise göz yaşlarımıza hakim olamadık…
Aslında yazıma süslü püslü bir de final paragrafı düşünüyordum fakat madem bu kadar atalarımızdan konuştuk finali de onların sözleriyle yapalım. Ee ne diyelim anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...
Aslında yazıma süslü püslü bir de final paragrafı düşünüyordum fakat madem bu kadar atalarımızdan konuştuk finali de onların sözleriyle yapalım. Ee ne diyelim anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder